şeker çocuk - Blogcu




Maskeliler Ülkesi

4.11.2009 •


Bir zamanlar, uzak diyarlarda küçük bir ülke varmış. Bu ülkenin halkı kralı, kral da halkını ve çocukları çok severmiş. Kral sık sık panayırlar düzenler, çocukları eğlendirecek oyunlar hazırlattırırmış. Güneş her gün neşeyle doğar, çocukların kahkahalarını duymak için batmak istemezmiş.

Bulutların çocuklarla şakalaştığı gün çok üzücü bir olay olmuş. Kralın küçük oğlu hizmetçilerin mutfakta olmadığı sırada ocağın ateşiyle oynamaya başlamış. Oynarken ne yaptıysa aniden ortalığı alev sarmış. Küçük Prens öyle bir çığlık atmış ki şatodaki herkes mutfağa koşmuş. Yangın büyümeden söndürülmüş söndürülmesine de prensin yüzü çok fena yanmış. Korkudan da dili tutulmuş. Kral babası saraya ülkenin en iyi doktorlarını çağırtmış. Ancak yaramaz prensin ne yüzü düzelebilmiş ne konuşması. Bunun üzerine Kral Ailesi prensin maske takmasına karar vermiş. Komşu ülkeden maske ustası getirtip çeşit çeşit maske yaptırmışlar. Ama küçük prens hem çok mutsuzmuş, hem de kendine kızgınmış. Bu yüzden en çok üzgün ve kızgın maskelerini takar, diğerlerini istemezmiş. Kral ile kraliçe oğullarına çok üzülürlermiş. Ülke halkı da eskisi kadar mutlu değilmiş.
Gel zaman, git zaman küçük prens büyümüş. Babası ölünce tahta geçip kral olmuş. İlk iş olarak ülkede gülmeyi yasaklamış. Sonra herkesin kendisi gibi maskeyle dolaşmasını emretmiş. Gülen yüzlü maskenin yapılmasını ve takılmasını yasaklamış. Zamanla sokakta, işte herkes mutsuz dolaşır olmuş. Halk kralın askerlerinden öyle korkarmış ki ne kimse konuşur, ne de çocukların şen sesleri duyulurmuş artık. Hatta güneş bile sık sık bulutların arkasına saklanmaya başlamış. O günden sonra komşu ülkeler buraya "Maskeliler Ülkesi" demiş, halkları da gelmeyi hiç istememiş.

Bu arada ülkenin tek maskecisi iyice yaşlanmış. Dükkânının duvarları simsiyah, yerler kir içindeymiş. Krala kızgın yüzlü maskeler yapmaktan onun maskeleri de kralın maskesine benzemiş. Halk ondan çok çekinirmiş. Ancak maske almak için gidecek başka yer yokmuş. İş sahibi büyükler maskeciden siyah maske isterlermiş. Maskelerinin üzerinde ise yorgunluk, ümitsizlik ve mutsuzluk ifadeleri olurmuş. Genç kızlar genellikle gri maske alırmış. Delikanlılar ise lacivert maskeleri tercih ederlermiş. Zaten gençler gülen yüz maskesinin ne olduğunu bile bilmezmiş.

Yine bir gün kara bulutlar gökyüzünde geziniyormuş. Nasılsa "Maskeliler Ülkesi"ne komşu ülkeden biri taşınmış. Genç adam ilk gün bir dükkân kiralamış. Dükkânın duvarlarını, çerçevelerini beyaza boyamış. Camları, yerleri bir güzel temizlemiş. İçeriye küçüklü büyüklü kutularla birlikte bir makine taşımış, iki de sandalye. Sonra vitrinin önüne bir perde çekmiş. Oradan geçenler, adamın ne yaptığını çok merak ediyorlarmış. Fakat içeriyi bir türlü göremiyorlarmış.
İkinci gün akşama doğru kapısının önünde şöyle bir durmuş. İşyerinin her köşesine tek tek bakmış. "Tamam" demiş kendi kendine, "yarın sabah başlarım işlerime."
Ertesi gün, güneş bulutların arasından merhaba derken, "Maskeli Ülke"de yaşayanlar maskelerini takmış, yollara çıkmış yine. Kimi işe gidiyormuş, kimi alışverişe. Genç adam da takmış gülen yüzlü bir maske, gitmiş işyerinin kapısına. Kilidini açmış, perdeleri çekmiş. Tabelasını asmış: "Maskeci Mesut"
Yoldan geçenler bir maskeciye bakıyormuş, bir de dükkânına. Merakla içeri girenler hayrete düşmüşler. Duvarlarda rengârenk, çeşit çeşit maskeler varmış. Bazısının ucunda tüy, bazısında ponpon takılıymış. En çok da ‘gülen yüz maskesi' asılıymış.
İlk müşteri olarak dükkân komşuları gitmiş maskeci Mesut'a. Gülen yüzlü maskeden istemiş çekine çekine. Maskeci oturtmuş komşusunu sandalyeye, yüzünün ölçüsünü almış, sonra da çizmeye başlamış. O sırada komşunun kızı gelmiş merakla. "Maskeci Mesut" onun da yüz ölçüsünü almış, yepyeni bir maske yapmış. Çıkarmış gri üzgün maskeyi, takmış pembe, tüylü gülen yüzlü yeniyi. Çocuk koşa koşa arkadaşlarının yanına gitmiş, hepsi onu çok beğenmiş.
Aradan birkaç hafta geçmiş. Maskeci Mesut'un müşterisi her geçen gün artmış. Sokaklar rengârenk maskelerle donanmış. Artık kimse üzgün maske istemez olmuş. Ülkenin yaşlı maskecisi ise buna daha fazla dayanamamış. Kalkmış, gitmiş şatoya. Kızgın maskesiyle çıkmış Kralın huzuruna. Elindeki Maskeci Mesut'a ait maskeleri gösterip pencereyi işaret etmiş. Mutsuz Kral dışarı bakmış, gördükleri karşısında şaşırmış. Hemen genç maskeciyi çağırtmış.
Askerler Mesut'un dükkânına gelmişler. Onun askerlerce götürüldüğünü gören halk, korku maskelerini takmış, yeniden. Maskeci Mesut ise hâlâ mutluluk maskesiyleymiş. Elinde de parlak taşlarla süslü bir kutu varmış.
Kralın huzuruna çıkarılan Mesut, önce kutuyu hediye etmek istemiş. Kral kutuyu açtırmadan maskeciyi zindana göndermiş. Şatodakiler süslü kutunun içindekini görmek istemiş. Belli etmemiş amma kral da çok merak etmiş. En sonunda dayanamayıp vezirine emretmiş. Kutudan krallara lâyık değerli mi değerli, süslü mü süslü gülen bir maske çıkmış. Kral maskeyi çok beğenmiş, sanki içinde de bir ışık belirmiş. Önce kendine karşı koyup, gülen maskeyi bırakmış bir kenara. Sonra vazgeçmiş kızgınlık maskesinden, "Bunu taksam ne olur ki?" demiş içinden. Yardımcısını çağırmış. Maskesini çıkartıp gülen yüzlü maskeyi taktırmış. Az zaman sonra Kral birden bire haykırmış:
-Nöbetçiler, çabuk maskeciyi getirin! Konuştuğuna kendi de şaşırmış.
Kralın gülen maskeyi taktığını bir de konuştuğunu gören görevliler sevinçle alkışlamışlar krallarını. Hepsi teker teker koyunlarında sakladıkları gülen maskeleri takmışlar. Saray halkının yüzlerindeki maskeleri gören Mesut, adı gibi çok mesut olmuş.
-Krallığım adına sana teşekkür ederim Maskeci Mesut, demiş Kral. Onu balkona davet etmiş. Kralla Mesut balkona çıkıp halkı selamlamışlar. Kral, merakla bekleyen halkına seslenmiş:
-Ey halkım, bundan böyle eski günlerinize geri dönebilirsiniz. Konuşun, gülüşün. Maskelerinizi ister takın ister çıkarın.
Halk önce kralın konuşmasına şaşırmış. Sonra her tarafı mutluluk sarmış. Herkes korku maskelerini atmış çöpe. Birbirlerine bakmışlar gülen yüzlerle.
Kral devam etmiş:
-Umudunu kaybetmeyen umduğuna erişirmiş. Bugün yeniden doğuş günümüz, başlasın şenlikler, solmasın gül yüzler... Bundan böyle ülkemize "Gülen Yüzler Ülkesi " desinler.

Ertesi gün güneş doğarken; "Çekilin," demiş bulutlara, "artık size ihtiyacım kalmadı. Bundan böyle göstereceğim gülen yüzümü hem kâinata hem de çocuklara".





Yorum (1) Yorum yaz!

Önceki yazı

Sayılar Kampı-2

24.9.2009 •

Kamp öğretmenleri bütün sayılara bir saat izin vermişti. İsteyen kendi başına, isteyen arkadaşlarıyla oyun oynayabilecekti.

Bütün sayılar farklı gruplar halinde ayrıldılar.1-2-4 ve 7 de "yerden yüksek" oynuyorlardı. Bu oyuna göre ebe olan kişi diğerlerini ebelemeye çalışacaktı. Ancak ebe, yükseğe çıkan oyuncuyu ebeleyemezdi.

1-2-4 ve 7 çok eğleniyordu. Onları uzaktan gören 8 de yerden yüksek oynamak istedi. Bir süre onları seyrettikten sonra:

-Arkadaşlar, ben de sizinle oynayabilir miyim? Dedi.

Kimse 8'e cevap vermedi. Sanki kimse konuşmamış hatta orada kimse yokmuş gibi oyunlarına devam ettiler. 8:

-Arkadaşlar, ben de sizinle bu oyunu oynamak istiyorum, dedi daha yüksek sesle.

Gruptaki sayıların yüzleri değişti. Bu sefer duydukları belliydi. Ama hâlâ duymamış gibi yapıyorlardı. İsteksiz bakışlarından 8'i aralarına almak istemedikleri anlaşılıyordu.

-Mola! Diye seslendi 4. Biraz mola verelim, çok yoruldum.

Nefes nefeseydiler. Hepsinin yüzü kızarmıştı. Yanaklarından ter süzülüyordu. 7:

-Sen gidip başkalarıyla oynasana.

-Ama ben sizin oyununuzu çok sevdim, dedi 8. Diğerlerinin oynadığı bütün oyunları biliyorum ama sizinkini ilk defa gördüm.

2:

-Sen git kendin gibi olanlarla oyna.

8 şaşırmıştı:

-Nasıl yani?

-Sen şişkosun, koşamazsın. Bak bize, hepimiz inceciğiz. Hızlı koşabiliyoruz, eğlenceyi bozmuyoruz.

8 bunları duyduğuna çok üzülmüştü:

-Ben de sizin gibi koşabilirim. Kilolu olmam koşmama engel değil ki.

-Şişko, şişko, diye bağırmaya başladı 2 ile 4. Koşamaz ki, koşamaz ki.

-Baksanıza, ince görünmek için kemerini sıkmış iyice... ha, ha, ha diye güldü 7. 1'i ebeleyerek yeniden başlattı oyunu.

  8, ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Başını önüne eğdi, oradan uzaklaştı.

 

Serbest oyun süresi dolmuştu. Herkes sıraya dizildi. Sayılar sağ baştan saymaya başladılar.

-1,2,3,4,5,6,7,...,9,10,...

-8 nerede? Diye sordu öğretmenleri yüksek sesle. Cevap veren olmadı.

-8 nerede çocuklar? Kimse görmedi mi onu?

Çoğu başını iki yana sallıyordu. 1,2,4ve 7 ise birbirlerine bakıyorlardı.

-En son kim oynadı 8'le?

-...

-Kimse oynamadı mı onunla?

7 dayanamadı:

-Öğretmenim, o bizim yanımıza geldi ama bizimle oynamadı.

-Ne yaptı peki?

-Şeyy, bizi seyretti ve gitti, dedi heyecanla ve korkuyla. İşin doğrusunu anlatamadı. Biz oynadığımız için nereye gittiğini görmedik.

-Öyleyse bu çevrededir.  9 kişi görevlendireceğim, üçe ayrılıp arayacaksınız.

-1,2,3 siz çadırlara bakın. 4,5,6 siz arka bahçeye, 7,9,10 siz de ağaçlık alana doğru gidin. Aramasını bitiren yanıma gelip rapor versin.

-Anlaşıldı öğretmenim, diye bağırdı hepsi. Hemen 8'i aramaya başladılar.

1,2,3 bütün çadırları tek tek dolaştılar. Uyku tulumlarının içine baktılar, 8'i bulamadılar.

- Öğretmenim,8 çadırlarda yok.

4,5,6 arka bahçeye gitti. Bütün çalılıkların arasına baktılar,8 orada da yoktu. Onlar da öğretmenin yanına gelip raporlarını verdiler.

Son olarak 7,9 ve10'dan haber beklemeye başladılar.

-Umarım onlar bulurlar ve umarım 8'in başına bir şey gelmemiştir.

 

Ağaçlık alan biraz büyük olduğu için 7 sağ yola, 9 sol yola gitti. 10 da ortadaki yoldan devam etti.

1,2,4 ve 7 çok huzursuzlardı. "Keşke onu kırmasaydık, keşke oyunumuza alsaydık" diye içten içe pişmanlık duyuyorlardı.7, ağaçların arasından yırtıcı hayvanların çıkacağından korkuyordu. "Ya başına bir şey geldiyse ne yaparız?" diye söyleniyordu kendi kendine.

 Bu sıralarda 10, baktığı sık ağaçların arasından bir ses duydu. Dikkatlice sesin geldiği tarafa doğru yürüdü. Birisi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ses iki büyük ağacın bulunduğu yerden geliyordu fakat kimseyi göremiyordu. Ağaçlara iyice yaklaştı, başını yukarı kaldırdı. Evet, işte 8 oradaydı. Ağaçlardan birine tırmanmış, dalına oturmuş ağlıyordu.

-8, çok şükür seni bulduk. Ne oldu? Kayıp mı oldun? Niye ağlıyorsun?

-Hayır, kaybolmadım.

-Niye ağlıyorsun o zaman. Haydi, kampa gidelim.

 8 omuzlarını silkti:

-Ben kampa gelmiycem.

-Niye? Hepimiz her yerde seni arıyoruz. Başına bir şey geldi diye çok korktuk.

-Bana ne gelmiicem.

-İyi de neden?

8 omuzlarını silkiyor, inat ediyordu.

 O sırada "Neredesin 10?" diye sesler geldi.

-Buradayız. 7,9 gelin,8'i buldum, diye cevap verdi 10.

7 ile 9 koşarak geldiler. 7, 8‘in kızarmış ve şişmiş gözlerini, yanaklarından akan yaşları görünce çok üzüldü.

10:

- Nedense kampa dönmek istemiyor. Siz öğretmene haber verin, ben de ikna etmeye çalışayım, dedi.

7 ile 9 ise koşarak kampa gittiler.

!0, 8'e sordu:

-Neden aşağı inmiyorsun 8?

-Kimse benimle oynamak istemiyor.

-O da nereden çıktı?

-Biliyorum, istemiyor. Çünkü ben şişkoyum; iyi koşamıyorum, iyi yüzemiyorum.

-Olur mu öyle şey canım? Biraz kilolu olabilirsin. Herkes aynı olacak diye bir kanun mu var? Bu hiçbir şeyi iyi yapamayacağın anlamına da gelmez. Bak ben de kiloluyum ama birçok kişi 10 numara olmak için uğraşır. Hepimiz aynı olamayız ki!

-Olsun, gelmeyeceğim ben. Benimle alay edenlerle oynamak istemiyorum.

O sırada kamp öğretmeni yanında birkaç sayıyla yanlarına geldi.

Öğretmen 10'a sordu:

-Ne olmuş?

-Öğretmenim birileri kilosuyla alay etmiş, o da küsmüş. "Ben hiçbir şeyi iyi yapamıyorum" deyip duruyor.

-Evladım, hadi aşağıya in de konuşalım. Seni üzenler de pişman olmuşlardır seninle alay ettikleri için.

Bu arada 1,2,4 ve 7 birlikte öğretmenlerinin yanına geldiler. Yüzleri kızarmış, elleri terlemişti. 7 mahcup bir şekilde:

-Öğretmenim, o hatayı yapan biziz. Arkadaşımızın bu kadar üzüleceğini düşünmemiştik. Özür dileriz, dedi.

Öğretmen:

-Arkadaşlarımızın farklılıklarıyla alay etmememiz gerektiğini öğrenmelisiniz çocuklar. Bakın arkadaşınız ne kadar üzülmüş. Özrünü bana değil arkadaşınıza yapmalısınız.

7 başını yukarı kaldırdı.

-8'ciğim,biz yanlış yaptık. Seni üzdüğümüz için çok özür dileriz. Bundan sonra ne zaman istersen bizimle oynayabilirsin, dedi. 1, 2 ve 4 de başlarını sallayarak onu onayladılar.

Öğretmen:

-Hadi yavrum 8, arkadaşların hatasını fark etti. Özür diliyorlar. Zaten bir şey dendi diye küsülmez ki hemen. Tabii ki hepimizin iyi yapabildiği ya da yapamadığı şeyler var. Mesela birçoğumuz senin kadar yükseğe tırmanamaz. Sahip olduklarınla mutlu olmayı bilmeli, kendine değer vermelisin. Düşünsen kim bilir yapabildiğin ne kadar çok şey sayacaksın. Haydi, dikkatlice in, kampa dönelim. Herkes seni çok merak etti.

  8, gözyaşlarını sildi. Öğretmeninin ve arkadaşlarının alkışları arasında ağaçtan indi. Orada bulunan sayılar 8‘i kucakladılar. Kırgınlığı devam etse de mutluydu. Kampa dönerlerken 8, aklından başarıyla yaptığı işleri geçirmeye devam ediyordu.

Yorum (0) Yorum yaz!

Önceki yazı

Sayılar Kampı-1

7.8.2009 •

Rakamlar kasabası küçük, tarlaların çok, ağaçların az olduğu bir kasabaydı. Yaz gelince o kadar sıcak olurdu ki, işi olmayan dışarı çıkmak istemezdi. Küçük sayılar ise evde sıkılır, hep bahçede oynamak isterlerdi.

O yaz, büyük sayılar, genç sayıları birkaç kasaba ilerideki yaz kampına göndermeye karar verdiler. Genç sayılar aileleriyle birlikte kampın yolunu tuttular. Birkaç saat sonra vardıkları kasabanın bulunduğu yer öyle güzeldi ki...

Büyükler, genç sayıları kamp öğretmenlerine teslim ettikten sonra geri döndüler. Sayılar önce öğretmenleriyle tanıştı. Sonra ormanla denizin arasında çadırlar kuruldu. Arkada her renk yeşilin bürüdüğü bir tepe, önde masmavi bir deniz vardı. Denizden gelen yosun kokusu ile ormanın tertemiz havasını ciğerlerine çeken sayılar öyle enerji doluyorlardı ki, bir dakika bile yerlerinde duramıyorlardı.

Birden 6'lardan biri bağırdı:

-Bakın, bakın, denize bakın, yunuslar geçiyor.

Yunus balıkları sanki onlara ‘hoş geldin' diyorlardı.

Kamp öğretmenleri seslendi:

-Arkadaşlar, toplanıyoruz. Size programlarımızdan bahsedeceğiz.

Sayılar öğretmenlerin işaret ettikleri yerlere teker teker oturmaya başladılar.

-Öncelikle kamp kurallarına uymaya ve izin istemeden kamptan uzaklaşmamaya dikkat edelim. Birbirimizle iyi geçinelim, dedi kamp müdürü. Kampta yapacakları çalışmaları, oyunları anlattı.

...

Kampta ilk günler çok güzeldi. Sabah sporu, yüzme yarışları, oyun saati, okuma saati... hepsi çok eğlenceliydi. Bütün sayılar kendilerine verilen görevleri zevkle yapıyorlardı. Yarışmaları kazanamasalar bile üzülmüyorlardı. Zaten aileleri onları, eğlenirken öğrenmeleri için göndermişti buraya. Fakat 1'ler öyle değildi. Onlar her işte, her yarışmada birinci olmak istiyorlardı. Bazen bu yüzden 1'ler kendi aralarında bile tartışıyorlardı.

-Ben yapıcam.

-Hayır ben yapıcam.

-Öğretmenim, siz eşya kontrolünü benim yapmamı istemediniz mi?

Diğer tarafta:

-Önce ben aldım kırmızı topu, ben kazandım bana ne!

Hayır ya, önce ben tuttum. Öğretmeniiim...

Kamp öğretmenleri de 1'lerin bu davranışlarından, sık sık şikâyete gelinmesinden bunalmışlardı artık. Başarılı olmaya çalışırken başkalarını kırmamayı öğrenmeleri gerekiyordu. Sonunda bir koşu yarışması düzenlemeye karar verdiler.

-Çocuklar bu hafta bir koşu yarışması yapacağız. Yarın bir grup belirleyeceğiz ve o grup yarışacak.

-Peki diğerleri ne yapacak öğretmenim, yarışmayacak mı?

-Her gün ayrı bir grup yarışacak. Yarışmayanlar arkadaşlarına tezahürat yapacak. Şimdi bu akşam iyi dinlenin.

Bütün sayılar heyecanlanmıştı. Acaba kimler yarışacaktı? Sayıların bazıları uyku tulumlarına girseler de heyecandan bir türlü uyuyamadılar.

 Sabahleyin güneş bulutların arasından sıcak yüzünü gösterince sayılar kalkmaya başladı. Kimi gözünü ovuşturuyor, kimi geriniyordu. Elini yüzünü yıkayan doğruca kahvaltı hazırlayan öğretmeninin yanına gidiyordu. Neşeyle kahvaltılar hazırlandı, yendi. Herkes kendi çöpünü attı. Çadırlarından diş fırçasını alan suyun önündeki sıraya dizildi.

Biraz sonra kamp müdürü seslendi:

-Çocuklar, yarım saat serbestsiniz. Saat 10:00'da hepiniz burada olun.

...

Saat 10:00 olmuştu. Sayılar yerlerini aldı.

-Birazdan yarışmamız başlayacak. Seçtiğim grup yanıma gelsin. Diğerleri de şu gördüğünüz yol boyunca sağlı sollu dizilsin. Yarışma boyunca istediğiniz arkadaşlarınıza destek verebilirsiniz ama engelleri aşmalarına yardım etmek yok. Anlaşıldı mı?

-Evet öğretmenim, diye bağırdı bütün sayılar.

-Yarışacak grup... 1'ler!

Dört 1 de çok sevinmişti. "Ben birinci olacağım, göreceksin" der gibi bakıyorlardı birbirlerine. Öğretmenleri hepsine birer forma giydirdi. Mavi, yeşil, sarı ve beyazdı bu formalar. Herkes yerini aldı. Seyirci sayılar başladı bağırmaya.

-En birinci ma-vi!

-Ye-şil, ye-şil!

Öğretmen elindeki kırmızı bayrağı indirdi ve yarışma başladı.

Yeşil 1 bütün gücüyle koşmaya başladı. Sarı 1'in ayağı takıldı ama düşmeden yoluna devam etti. Beyaz 1 ile Mavi 1 ise çok hızlı olmasa da tempolu bir şekilde koşmaya başladılar. Yarışmacılar bir müddet koştuktan sonra çamurlu bir bölgeye geldiler. Yeşil 1 öndeydi ama burada ayağı kayınca çamura düşüverdi. Diğer 1'ler ona gülerek yanından geçtiler. Biraz daha ilerleyince sadece birinin geçebileceği bir tünele geldiler. Mavi 1 ile Beyaz 1 başa baş gidiyorlardı. Tünelin kapısına gelince kavga etmeye başladılar.

-Önce ben geldim.

-Hayır, ben geldim.

Onlar tartışadursunlar Sarı 1 aralarından geçip tünele girdi. Mavi 1'le Beyaz 1 şaşırdılar. Mavi 1 ani bir hamle yaparak tünele giriverdi. Arkasından Beyaz ve ona yetişen Yeşil devam etti. Tünelden sonra Beyaz 1 hızını artırdı ve Mavi 1'i de Sarı 1'i de geçti. Bu arada tezahüratlar devam ediyordu.

-Sa-rı, sa-rı!

-Be-yaz, be-yaz!

Artık bütün yarışmacılar yorulmaya başlamıştı. Sırtları terden sırılsıklam olmuştu. O sırada en öndeki Beyaz'ın karşısına küçük bir gölet çıktı. Atlayıp geçebileceğini düşündü fakat başaramadı. Gölete düştü. Neyse ki çok derin değildi. Sırılsıklam olmuştu. Yine de kalktı ve koşmaya devam etti. Arkadan gelen Sarı ise yakınlarda uzun bir tahta buldu. Göletin kenarından karşıya uzattı. Biraz ıslansa da göletten geçebildi. Mavi, tahtanın üstüne büyükçe bir taş koydu. Üstüne basıp karşı tarafa atladı. En arkada kalan Yeşil'in bir şey yapmasına gerek kalmamıştı. Taşın üstüne bastı ve atlayarak geçti karşı tarafa.

 Bitiş çizgisine yaklaşmışlardı. Görünüşe göre Beyaz 1 birinci, Sarı 1 ikinci olacaktı. Fakat o da ne! Yarış yolunun üstüne bir ağaç devrilmişti. Ağacın yanına ilk gelen Beyaz1 olmuştu. Ağacın yanından geçmeye çalıştı olmadı. Üstünden atlayamadı. İtmeye çalıştı, o da olmadı. Çok yorulmuştu. Kenara oturup ağlamaya başladı.

-Ne güzel birinci olacaktım. Nereden çıktı şimdi bu ağaç? Ühü,ühü,hü...

Bu arada Sarı, Mavi ve Yeşil de sırayla geldiler. Hepsi aynı şeyleri yaptı ama hiçbiri başarılı olamadı. Hatta üzerine tırmanmayı bile denediler olmadı. Hepsi o kadar yorulmuştu ki... Bitiş çizgisindeki sayı arkadaşları da heyecanla bekliyordu. Yarışmacılar yarışı bitiremeyeceklerine inandıkları anda Yeşil 1'in aklına bir fikir geldi.

-Arkadaşlar, anlaşılan hiçbirimiz tek başımıza bu engeli aşamayacağız. Güçlerimizi birleştirmemiz lazım. Omuz omuza verirsek bu ağacı buradan çıkarabiliriz. En azından yarışı bitirebilecek kadar bir yol açabiliriz kendimize.

Diğer 1'ler de Yeşil'e hak verdi. Ayağa kalkıp yan yana dizildiler. Güçleri 1 iken 1111 oldu. Hep birlikte ağacı itmeye başladılar.

-Haydi 1,2,3. Bir daha 1,2,3. Bir daha 1,2,3.

-Yaşasıın, başardık.

Açılan dar yoldan teker teker geçtiler. Elele tutuşup bitiş çizgisine doğru koşmaya başladılar. Onları gören sayılar sevinç çığlıkları atıyordu. Alkış sesleri gökyüzüne ulaştı. Kurdeleyi dört 1 aynı anda göğüslemişti. Her yer inliyordu.

-Şampiyon 1'ler, şampiyon 1'ler!

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Önceki yazı

Saklambaç

16.6.2009 •

-İmdaat,kimse yok mu? İmdat,Sedef çıkar beni buradan.Sıkıştım iyice.

Sedef'in pijamasıydı bu bağıran.

Sedef akşam geç yattığı için sabah erken kalkamamıştı.Annesi birkaç kere seslendiyse de bir türlü uyanamamıştı.Sıcacık yatağında yorganına sarılıp uyumak çok zevkliydi. Birden yazılısı aklına geldi.Yatağından fırladı. Saate baktı. Yine geç kalmıştı.Alelacele pijamasını çıkardı, öyle bir fırlattı ki, pijama yatakla duvar arasına düştü. Okul formasını giydi. Çabucak saçını taradı,tokasını dudaklarının arasına sıkıştırdı. Montunu bir koluna taktı, çantasını öbür eline aldı. Bir yandan da ayakkabılarının üstüne basarak sürüye sürüye kapıya çıktı. Asansör gelene kadar onları giydi. Saçını da asansörde topladı. Annesinin birkaç lokma al demesine bile fırsat bırakmamıştı.

-Ah Sedef ah. Hep böyle yapıyorsun,diye söylendi pijaması Sedef'in.Ne olur anneni dinlesen de akşam erken yatsan? Bak yine sıkıştım buraya.Şimdi annen gelene kadar bekle bekleyebilirsen.oooff, of!

-Geçmiş olsun pijama kardeş. Bak acelesinden beni almayı da unuttu, dedi resim dosyası. Hâlbuki geçen hafta öğretmeni kimse dosyasını unutmasın diye sıkı sıkı tembihlemişti.

Kalemle silgi:

-Bizi de unuttu. Bugün yazılıda ne yapacak bakalım?

Biraz sonra Nazife Hanım girdi odaya.

-Ah kızım ah. Ne zaman vaktinde yatıp kalkmayı öğreneceksin, diye söylendi kendi kendine.Bir yandan söyleniyor,bir yandan da Sedef'in yatağı ile pijamasını düzeltiyordu.Her işin aceleye geliyor,sonra da hepsi birbirine giriyor. Nazife Hanım'ın kaşları çatılmış, sıkıntıdan yüzü kızarmış, kızgınlık ve üzüntü  birbirine karışmıştı.

Bu arada pijama derin bir oh çekti.

-Sağolasın Nazife Teyze. Sen de olmasan ben hiç kendime gelemeyeceğim, dedi ama Nazife hanım onu duyamadı.

Nazife hn. Odadan çıkar çıkmaz resim dosyası başladı söze:

-Arkadaşlar, Sedef'in dağınıklığı hepimizi üzüyor değil mi? Bazen günlerce bir yerlere sıkışıp kalabiliyoruz.

-Evet, dedi kurşun kalem. Hatta bazen görmeden üstüme basıyor, o zaman öyle canım yanıyor ki.

-Öyleyse size bir teklifim var.

Bütün eşyalar merakla resim dosyasını dinliyordu.

-Bugün Sedef gelmeden yerlerimizi değiştirelim. Bazılarımız saklanalım, ne dersiniz?

-Harika bir fikir, ben saklambaç oynamayı çok severim, diye atıldı pembe çorap.

-O zaman herkes kendine bir yer bulsun. Bakalım Sedef gelince ne yapacak?

Resim dosyası yatağın, Sedef'in akşam giydiği kazak da yorganın altına saklandı. Pijama ise kütüphanenin üstünde, kitapların arasında kayboldu. Çoraplar kitap çekmecesine, silgi giysi dolabına saklandı. Kalemse yatağın üstünde örtünün kıvrımlarına saklanıverdi.

 

Sedef eve geldiğinde yorgun görünüyordu. Yüzü asık, bakışları mutsuzdu.

-Resim dosyamı da, kalemimle silgimi de evde unutmuşum yine.Kimsede yedek kalem de yoktu,kırmızı kalemle yazmak zorunda kaldım yazılıda.Öğretmenim çok sinirlendi bu sefer.

Nazife Hanım'ın sabahki kızgınlığı geçmişti yine. Anne yüreği bu, kızının buğulu gözlerine, durgun haline dayanamıyordu. Sedef'e derslerini zamanında yapması gerektiğini, akşamdan çantasını hazırlayıp erkenden yatmasını söylese bir kere daha üzmüş olacaktı kızını. Onu kolundan tuttu, şefkatle yanına çekti, sarıldı. Sedef'in soğuktan çatlamış yanaklarına küçücük bir öpücük kondurdu.

- Bak sana kek yaptım. Şimdi Ela teyzen telefon açtı. Ayşe bir-iki saatliğine bize gelecekmiş. Üstünü değiştir de gelince birlikte yer güzel bir vakit geçirirsiniz. Yalnız bugün odanı senin toplamanı istiyorum. Yaklaşık yarım saatin var.

Bir anda Sedef'in yarıya inmiş göz kapakları açılıverdi.

-Sahi mi? Hemen değişiyorum üstümü.

Sedef odasının kapısına geldiğinde birden durdu.

-Bugün ne kadar dağınık odam böyle. Annem topluyor diye fark etmemişim ne kadar dağıttığımı. Şimdi Ayşe de gelecek.O çok titizdir, alay eder benimle,hemen toparlamalıyım ortalığı.

Hemen formasını çıkardı. Dolabı açtı kazağı yoktu ama silgisi oradaydı.

-Ben ne zaman koymuşum bu silgiyi buraya, dedi kendi kendine. Onu aldı hemen kalem kutusuna attı. Çekmecesine baktı, orada da yoktu kazağı. En sevdiği kazaktı ve onu giymek istiyordu. Bir yandan oraya buraya bakıyor, bir yandan üfleyip püflüyordu. Bu arada yatağın altındaki resim dosyasını gördü. Öğretmeninin kızgın bakışları geldi gözlerinin önüne. Neden sonra içeri seslendi.

-Annee,benim mor pullu kazağımı gördün mü,bulamıyorum.

-Yatağının kenarındaydı, diye cevap verdi annesi. Sedef yatağına bakınca kabarıklığı fark etti.

-Demek buradasın. Benden kaçacağını mı zannettin?

Kazağını giymişti ama şimdi de pembe çoraplarını bulamıyordu.

-Bari ortalığı toplayayım,o zaman çıkar bir yerden.

Haklıydı.Kütüphanedeki kitaplarını kaldırmak için eline aldığında pijamasını, çekmecesini açtığında da çoraplarını buldu. Kitapları yerleştirdi, çoraplarını giydi. Ortalıktaki diğer eşyalarını, atması gereken kâğıtları da toparladı. Terlemişti. Odası tertemiz olmuş, içindeki sıkıntı da gitmiş, ferahlamıştı. Kendini yatağının üstüne attı.

-Aahh, o da ne? Yatak örtüsünün arasındaki kalem canını acıtmıştı. Çok sinirlendi. Tam senin ne işin var burada diyerek fırlatacaktı ki kalemi, durdu.

-Tabii ki ben koymuşumdur, başka nasıl olacak ki?

Korkudan gözlerini sıkan kalem kendini yumuşak kalem kutusunun içinde buldu.

- Oh, neyse geçti.

Sedef, odadan çıkıp annesinin yanına gitti. Ondan, gözlerini kapatmasını istedi. Annesinin ellerinden tuttu, odasına getirdi. Nazife Hanım, gözlerini açtığında her şey yerli yerindeydi. Kızıyla gurur duydu. Kızına kocaman bir öpücük verirken zil çaldı.

 Ayşe yine süslenmiş, kokular sürünmüş, kibar adımlarla girdi içeri. Sedef korkmadan, sıkılmadan, kendine güvenerek davet etti arkadaşını odasına. O gün her zamankinden daha çok eğlenmişti iki arkadaş...

(15.06.2009 www.kalem.biz.com'da yayımlandı.)

Yorum (0) Yorum yaz!

Önceki yazı

İYİLİK

8.4.2009 •

    

        O gün hava çok güzeldi. Güneş pırıl pırıl parlıyor, rüzgâr hafif hafif esiyordu. Anne Kanguru her zaman olduğu gibi erkenden kalkmış, kahvaltısını yapmıştı. Yavru Kanguru Pufi minik gözlerini açtı. Annesi başucunda gülümsüyordu.

  Anne kanguru hava güzel olduğunda yavrusunu kesesine alıp ormanda gezintiye çıkardı. Her gezmelerinde değişik bir olayla karşılaşırlardı. Acaba o gün bir şey olacak mıydı?  

  Annesiyle Pufi etrafı seyrede seyrede geziyorlardı. Cıvıldaşan kuşlar, gülümseyen çiçekler, kocaman gövdeli ağaçlar vardı ormanda. "Hepsi ne kadar güzel!" diye düşündü anne kanguru. Gördükleri onu mutlu ediyordu. Yolda giderlerken Hophop Maymun'u gördüler. Hophop iştahla muzlarını yiyordu. "Günaydın!" dedi Anne Kanguru, "Afiyet olsun." Hophop ağzındaki lokmayı yutarak, "Günaydın, teşekkür ederim," dedi.

 Anne kanguru zıplayarak dolaşmaya devam etti. Bu sefer Cesur Aslan'la karşılaştılar. "Merhaba," dedi yine Anne Kanguru tebessümle. "Nasılsınız?" diye ekledi. Cesur:  "Teşekkür ederim iyiyim, siz nasılsınız?" diye kükredi. Yavru kanguruya dönerek; "Sen nasılsın bakalım?" dedi. Pufi çekindi, gülümseyerek başını önüne eğdi. "İyiyiz," diye cevapladı Anne Kanguru. "Hava güzel olunca ormanda gezelim biraz dedik. Size iyi günler," diyerek yollarına devam ettiler.

 Biraz ileride Ponpon tavşanla karşılaştılar. Tavşan mutsuz görünüyordu. Anne Kanguru yaklaştı.

 -Günaydın tavşan kardeş, seni iyi görmüyorum, bir derdin mi var?

 -Günaydın, dedi ayağını tutarak. Ayağım çok ağrıyor, doktora gideceğim ama bir türlü gidemiyorum, diye cevapladı.

 -Geçmiş olsun. Ayağınıza bir şey mi oldu?

 -Dün ormanda zıplayarak geziyordum. Bir arkadaşım yeni bir yer bulduğunu, oradan çevreyi seyretmenin çok güzel olduğunu söyledi. Ben de merak ettim, bakmaya gittim.

 -Eeee, dedi merakla Anne Kanguru.

 -Arkadaşımla beraber gittim. Gerçekten de yemyeşil ağaçları, gökyüzündeki bulutları seyretmek çok güzeldi.

 -Neredeymiş acaba bu yer?

 -Ormanın sonunda tepelik bir yer.

 -Sonra ne oldu?

 -Uzun süre çevreyi seyrettim. Eve dönerken daha çabuk giderim diye oradan atlayayım dedim. Zaten zıplamayı da severim bilirsiniz.

 -Tepe yüksekti tabi.

 -Çok yüksek değildi ama aşağıda benim görmediğim bir taş varmış. Yere düşünce ayağım ona çarptı. Önce çok acı hissetmedim, oradan eve kadar zıplayarak geldim. Fakat akşam acıdan uyuyamadım, ne yaptımsa fayda etmedi.

Anne Kanguru bu duruma çok üzülmüştü. Bir an ne yapabileceğini düşündü. Sonra Ponpon'a dönüp;

 -Tavşan kardeş haydi gel, sen de keseme gir de seni doktora götüreyim, dedi. Ponpon tavşan önce şaşırdı, sonra çok sevindi. Acaba yavruyla beraber sığabilecek miydi?

 -Benim kesem büyüktür, biraz sıkışabilirsiniz ama sığarsınız.

Anne kanguru tavşana yardım ederek onu da kesesine aldı. Yavaş yavaş zıplayarak Doktor Sincap'ın yanına geldiler. Sincap, Ponpon'u muayene etti. Ayak kemiği çatlamıştı. Güzelce sardı:

 -Birkaç gün yürümemen gerekiyor, dedi. Ponpon bu duruma çok üzüldü. Çünkü koşmayı, zıplamayı çok severdi. Ama çabuk iyileşebilmek için doktorun dediğini yapmalıydı. Anne Kanguru Ponpon tavşanı yine dikkatlice kesesine aldı, evine götürdü. Yatağına yatmasına yardım etti.

 -Çok teşekkür ederim Bayan Kanguru, bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım.

 -Hiç önemli değil. Zaten biz komşu değil miyiz? Tabi ki birbirimize yardım edeceğiz.

 Yavru kanguru keseden elini çıkarmış gülerek Ponpon tavşana salladı. Zıplayarak evlerine gittiler.  

   Aradan iki hafta geçmişti. Anne kanguru sık sık Ponpon'u ziyarete gitmişti. Hatta yemek yapıp götürmüş, evini de toplamıştı. Artık Ponpon tavşanın ayağı iyileşmişti. Bir gün ormanda gezintiye çıktı. Gezerken birden bir ses duydu.

 -Anneee,anneee, kimse yok mu, beni kurtarııın.

 Hemen sesin geldiği yöne doğru gitti. Bir de ne görsün! Küçük kanguru avcıların hazırladığı tuzağa düşmüş, ağlıyor.

 -Korkma kangurucuk şimdi seni oradan çıkaracağım, dedi. Telaştan önce ne yapacağını şaşırdı. Kalın bir iple uzun bir sopa buldu, onları sıkıca birbirine bağladı ve aşağıya sarkıttı. Pufi tutununca da bütün kuvvetiyle çekti. Biraz zorlanmış ve yorulmuştu, ama buna değmişti. Pufi ise korkudan buz gibi olmuş elleriyle tavşana sarılıp;

 -Teşekkür ederim Ponpon ağabey. Çok korkmuştum, dedi hıçkırarak. Sen gelmeseydin beni kimse bulamayacaktı.

  O sırada telaşla zıplayan Anne Kanguru geldi.

 -Neredesin yavrum, seni her yerde aradım. Pufi başını önüne eğdi:

 -Özür dilerim anneciğim, sana haber vermeden dışarı çıkmamalıydım. Biraz arkadaşlarımın yanına gitmek istemiştim. Yolda tuzağa düştüm. Ponpon ağabey sesimi duydu da beni kurtardı.

 Anne Kanguru Ponpon tavşana dönerek;

 -Yavrumu kurtardığınız için çok teşekkür ederim tavşan kardeş.                                                                   

  Ponpon gülümsedi:

 -Ee, iyilik yapan, iyilik bulur, öyle değil mi?

 Anne kanguru başını salladı. Yavrusuna döndü:

 -Sen de bir daha izinsiz evden ayrılma, çünkü ben seni çok seviyorum. Başına kötü bir şey gelsin istemiyorum, diyerek sarıldı. Sonra hep beraber evlerinin yolunu tuttular.               

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                      

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Önceki yazı

GERÇEK ARKADAŞ

2.11.2008 •

                                       

         Savaş küçüklüğünden beri yaramaz bir çocuktu. Dur-durak bilmez, "Yapma!" demekten anlamaz, her şeyi kırar dökerdi. Eve bir misafir gelse ne büyükleri ne de çocukları rahat bırakırdı. Ailesi onu çok seviyordu ama bu halinden de hiç hoşlanmıyordu. Ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ona doğruları öğretemiyorlar, çok üzülüyorlardı.

       Dördüncü sınıfa gelmesine rağmen Savaş hâlâ değişmemişti. Aslında bunun için çaba harcadığı da söylenemezdi. Yaptıklarıyla başkalarının ilgisini çekiyor, kendisini farklı hissediyordu çünkü. Davranışlarının etrafındakilere rahatsızlık verdiğini, anne-babasını üzdüğünü hiç düşünmüyordu. Okulda da arkadaşlarına isimler takıyordu. Kiminin gözlüğü, kiminin kulağı, kiminin başıyla hatta kimisinin çalışkanlığıyla alay ediyor, onları taktığı isimlerle çağırıyordu hep. Kendisine bir şey diyen, karşı gelen olursa da hemen sinirlenip kavgaya girişiyordu. Bu yüzden okulda kendisi gibi yaramaz olan bir-iki kişiyle arkadaş olabilmişti sadece.

  Savaş sınıfta en çok Serdar'a sataşıyordu. Serdar zayıf ve gözlüklü idi. Ayrıca sınıfın en çalışkanıydı. Herkesle iyi geçinir, sıkıntısı olan arkadaşlarına her zaman yardımcı olurdu. Anlatılan dersi iyi anlayamayan birisi olursa hemen Serdar'a gelirdi; o da hiç bıkmadan sorulara cevap verirdi. Bu özellikleriyle bütün sınıfa sevdirmişti kendisini, Savaş'ın aksine. Onun çalışkan, gözlüklü ve zayıf olması ve herkesçe sevilmesi Savaş'ın dalga geçmesi için yeterli sebeplerdi. Her gün mutlaka onunla alay eder, sınıfta küçük düşürmeye çalışırdı. Serdarsa onun hakaretleri karşısında susar, fakat çok üzülürdü.

       Bir gün Savaş hastalandı. Üşütmüştü ve öksürüyordu. Bir hafta geçmesine rağmen bir türlü iyileşemedi, hatta öksürüğü iyice artmıştı. Hafta sonu geldiğinde  annesi;
     -Oğlum, kahvaltıdan sonra hazırlan, doktora gideceğiz.    
     -Doktora mı? Ne gerek var, yakında iyileşirim ben.
     -Oğlum sen öksürdükçe baban da ben de çok üzülüyoruz. Merak etme sadece muayene edecek, ilaç verecek.
    -Hayır anne ben doktora gitmeyeceğim.
    -Savaş, ben randevuyu aldım. Şimdi hemen kalkıp giyiniyorsun ve gidiyoruz. Korkma iğne filan yapmaz doktor. Ama hastalığın ilerlerse gerekebilir tabi.
    - Tamam, tamam hazırlanıyorum işte. Zaten iğneden korkmuyorum ki ben.

Savaş hem iğneden korktuğu belli olmasın hem de iğne olacak duruma gelmemek için hazırlanmaya gitti. Biliyordu ki annesi kesin kararını verdi mi değiştiremezdi.

       Hastaneye gittiklerinde randevu saatine on dakika vardı. Savaş sık sık öksürüyor ama etrafındakileri inceleyip iki de bir annesine birşeyler söylemekten de geri durmuyordu.
     -Yine başlama, yaptığının ne kadar ayıp olduğunu kaç kere söyledim sana.
Savaş hiç aldırmıyor, gülüyordu. O sırada hemşire hanım onları çağırdı. Doktor Bey güzelce muayene etti ve röntgen çektirmelerini istedi. Savaş durmadan öf-pöf ediyor, yerinde duramıyordu. Nihayet doktor filmleri inceledikten sonra;

     -Öksürüğü göğsüne yerleşmiş. Şu anda zatürree başlangıcı var. Yazdığım ilaçları düzenli olarak kullanır, tekrar üşütmemeye çok dikkat ederse çabucak iyileşir. Yalnız bu arada okula gitmeyip dinlenmesi gerekiyor, diyerek reçeteyle beraber on beş günlük rapor yazdı. 

  Savaş okula gitmeyeceği için çok sevinmişti. "Evde yatar bol bol televizyon seyrederim," dedi önce. Fakat derslerden geri kalıp sonra daha çok çalışmasının gerekeceğini düşününce canı sıkıldı. "Neyse ben de arkadaşlarımdan öğrenirim," dedi kendi kendine. Başarısız olmayı da kabullenemiyordu.

        Bir hafta geçmesine rağmen kimse aramamıştı Savaş'ı. Çok üzülmüştü. Derslerini de öğrenememişti. En yakın arkadaşları çalışkan değillerdi, zaten doğru dürüst ders bile dinlemezlerdi. Sınıfın en çalışkanı ve en düzgün defter tutanı ise Serdar'dı. Onun notlarından faydalanmayı düşündü ama her gün sataştığı birisinden yardım istemeye cesaret edemedi.

        Hafta sonu geldiğinde Savaş kahvaltıdan yeni kalkmıştı ki telefon çaldı. Annesi telefonu aldı, sonra Savaş'a seslendi, bir arkadaşı arıyordu. Savaş sevinçle telefona koştu zira bir hafta boyunca onu arayan olmamıştı. Telefonu aldığında beklemediği bir ses duydu. Arayan Serdar'dı:
      -Geçmiş olsun Savaş, nasılsın?
Savaş çok şaşırmış, bir o kadar da utanmıştı.
     -Biraz daha iyiyim, dedi sessizce. Serdar devam etti.
     -Eğer istersen bu hafta yaptığımız derslerle ödevleri getirebilirim sana, dinlenirken çalışır, geri kalmamış olursun.
  Savaş bir an duraksadı. Serdar'dan böyle bir teklif beklemiyordu.
      -Olur, dedi şaşkın bir ifadeyle. Arkasından ev adresini verdi ve telefonu kapadı.
  Ertesi günü öğlene doğru zil çaldı. Savaş hemen kapıya koştu.
      -Kim o?diye seslendi. Annesi her zaman kapıyı açmadan kim olduğunu öğrenmesi gerektiğini söylerdi.
     -Benim Serdar, diye cevap verdi Serdar. Savaş kapıyı açtı.
O sırada Savaş'ın annesi de yanlarına gelmişti.
     -Hoş geldin yavrum, nasılsın?
 Serdar, Halime Hanım'ın elini öptü ve;
     -İyiyim teyzeciğim, teşekkür ederim, dedi çekingen bir ifadeyle.

      Savaş'la Serdar odaya doğru yöneldiler. Serdar'ın elinde bir defter vardı. Bütün derslerde işledikleri konuları Savaş'ın anlayabileceği şekilde yazmıştı. Savaş çok mahcup olmuştu. Annesi içecek birşeyler getirdiğinde Serdar da okulda olanları anlatıyordu; sanki Savaş kendisiyle her gün alay eden kişi değil de en yakın arkadaşıydı.

   Daha sonra Serdar kalktı:
      -Anlamadığın bir şey olursa beni ararsın, gerekirse tekrar gelip sana anlatırım. Okula gelemediğin müddetçe elimden gelen yardımı yaparım, diyerek arayabilmesi için telefon numarasını bıraktı. Savaş bir kere daha yaptıklarını düşündü. Çok üzgün ve pişmandı. Yakın diye bildiği arkadaşları aramamış ama kendisiyle dalga geçtiği, küçük gördüğü Serdar herşeyi unutup ona yardıma koşmuştu. Herkesin Serdar'ı niye bu kadar çok sevdiğini şimdi daha iyi anlamıştı. Serdar kapıdan çıkarken Savaş:

     -Serdar, dedi çekinerek, şeyy, bugüne kadar yaptığım her şey için özür dilerim. Ben senin suskunluğunun sebebinin "iyiliğin" olduğunu anlayamamışım. Bana yardım ettiğin, yanlışlarımı yüzüme vurmadan doğruyu gösterdiğin için sana teşekkür ederim. Bundan sonra en iyi arkadaşın ben olacağım.

  Serdar arkadaşına gülümseyerek;
     -Sen iyileş de arkadaşım gerisi önemli değil, dedi ve kapıdan çıktı.

       Bir hafta daha dolduğunda Savaş neredeyse iyileşmiş, okula başlamıştı. İkinci haftanın notlarını da Serdar'dan almış, hemen hemen hiç eksiği kalmamıştı. Derse girdiklerinde Savaş parmak kaldırarak öğretmeninden arkadaşlarına bir şey söylemek için izin aldı. Tahtaya kalktı;
      -Arkadaşlar, bugüne kadar birçoğunuzu üzdüm. Kiminize isim taktım, kiminizle kavga ettim. Fakat hastalığım sırasında Serdar'ın bana yardım etmesiyle yaptıklarımın yanlışlığını ve iyiliğin güzelliğini anladım. Bundan sonra hepinize iyi davranmaya söz veriyorum. Hepinizden de özür diliyorum,dedi.

       Öğretmen dâhil bütün sınıf Savaş'ı uzun süre alkışladı.

 

                                 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Önceki yazı

Tılsımlı Taşlar

17.9.2008 •

                                       

    

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde birbirinden akıllı, yakışıklı mı yakışıklı iki kardeş varmış. Biri her şeyden şikâyet eder, diğeri hep şükredermiş. Biri her zaman mutsuz, öbürü hep umutluymuş. Medet sık sık yeni oyuncaklar ister, Servetse annesi ne alırsa sevinirmiş.

Bir gün iki kardeşin canı sıkılmış. "Keşke Ali ile Veli de burada olsaydı" demişler. Sonra birden bir fikir gelmiş akıllarına. Birbirlerine bakmışlar heyecanla.
-Hadi, demiş Medet, gidip annemden izin alalım.
-Onlar buraya gelemiyorsa biz onlara gidelim, diye tamamlamış Servet.
İkisi birden koşmuşlar annelerinin yanına.
-Anne, biz arkadaş istiyoruz. Teyzemlere gitsek de kuzenlerimizle oynasak olmaz mı?
Anneleri dikiş dikiyormuş tik tak tik tak. Bakmış gülen gözlerle başını kaldırarak.
-Canlarım, demiş, orası uzaktır.
Ama sonra düşünmüş:
-Peki demiş, artık büyüdünüz, gidebilirsiniz ama çok dikkatli olun.
Medet ile Servet bir sevinmiş, bir sevinmiş. Hemen annelerini öpüp çıkmışlar yola.

Az gitmişler uz gitmişler, tarladan geçip ormandan ilerlemişler. Ağaçlar, çiçekler, böcekler hepsi öyle güzelmiş ki! Kuşlar şarkı söylüyor, arılar vızıldıyormuş. Ağaçlar da el ele tutuşup sanki oyun oynuyormuş.
Yolda giderlerken karşılarına iki yol çıkıvermiş. Servet demiş; "Bu yoldan gideceğiz", Medet demiş; "Hayır bu yoldan gideceğiz." İkisi de başlamış kara kara düşünmeye, bir türlü doğru yolu hatırlayamıyorlarmış. Birden karşılarına tatlı mı tatlı tonton bir dede çıkmış. Boyu ne uzunmuş ne kısa, alnı geniş, kaşları kalın. Gözlerinin içi gülüyor, sanki ışık saçıyormuş etrafa.
-Merhaba çocuklar, demiş. Yolunuzu mu kaybettiniz?
- Evet, demişler biraz ürkek. Akça Köy'e teyzemize gidiyorduk ama hangi yolu seçeceğimizi unuttuk.
Yaşlı amca bir Medet'e bakmış, bir de Servet'e.
-Bu iki yol da çıkar aynı yere, ama... demiş.
Servet de Medet de merak etmiş, acaba tonton dede ne diyecekmiş?
-Eğer sağdaki yoldan giderseniz oranın kralı var onun da kuralları. Yol kenarlarında meyveler, hepsinden yemenize izin vermezler. Yanınıza da şu tılsımlı taşları almanız gerekir, demiş. Belki biraz ağır gelebilir ama hem düşmanlar, kötü hayvanlar size bir şey yapamaz hem de istediğiniz yere rahatça varırsınız.
-Tamam o zaman o yoldan gidelim, demiş Servet. Zaten kendimize dikkat edeceğimize dair annemize söz vermiştik.
Medet burun kıvırmış:
-Ama bunca yükü nasıl taşırız? Hem ben acıkınca istediğimi yerim, demiş.
Tonton dede Medet'e bakmış:
-O zaman şu yolu da söyleyeyim. Eğer soldaki bu yoldan gidersen kimse karışmaz sana, bu taşları da taşımayabilirsin ama karşılaşacaklarına razı olup kendin mücadele edeceksin.
Medet biraz düşünmüş:
-Nasıl olsa ben güçlüyüm, taşlar olmayınca rahat da ederim. Göreceksiniz nasıl da kolayca gideceğim.

İki kardeş teyzelerinde buluşmak üzere anlaşmışlar, biri sağdan biri soldan yola koyulmuşlar. Servet ilk önce toplamış özel taşları, doldurmuş cebine, birkaç tanesini de almış eline. Biraz ağırlarmış ama Servet'in içi pek rahatmış. Yolda giderken cıvıldaşan kuşlar, rengârenk çiçekler hep birlikte şarkı söylüyorlarmış. Gördüğü bütün işaretlere dikkat etmiş, yasak olan hiçbir şeyden yememiş. Çok güzel çiçekler görmüş, bazılarını koklamak bile yasakmış. Yasak olmayanları koklamış, mis gibi içi ferahlamış. Az ileride kurnaz bir tilki çıkmış karşısına, tam korkacakken tonton dedenin dedikleri gelmiş aklına. "Buranın sahibi var," demiş, elindeki taşları attığı gibi tilki birden kaçıvermiş. Az gitmiş, uz gitmiş bir de ne görsün yolun sonunda bir ışık parlıyor. Gitmiş koşa koşa, işte Akça Köyü burada. Kuzular meliyor, kazlar paytak paytak koşuyor, çocuklar oyun oynuyor. Tam karşıda teyzesinin evi, işte onlar da kuzenleri. Başlamış bağırmaya:
-Teyze, Ali, Veli, ben geldim.
Hepsi birden çıkmışlar bahçeye, sevinçle sarılmışlar birbirlerine.
Teyzesi:
-Hoş geldin oğlum, bizi mutlu ettin, hani annenle kardeşin?
Servet şöyle bir derin nefes almış, anlatmaya başlamış.
-Annem yalnız gelmemize izin verdi, Medet de diğer yolu seçti. Yoksa o gelmedi mi?

Medet ise önce çok mutluymuş, taşlardan almadığı için hiçbir ağırlığı olmadan rahat rahat yürüyormuş. Yasaklara uymuyor, "Bana bir şey olmaz," diyormuş. Yol kenarlarındaki güzel meyveleri görünce dayanamamış yemiş, bazısı midesini hasta etmiş. Sonra başlamış sesler duymaya. Kuşların gugukları, ağaçların hışırtıları, hayvanların koşuşturmaları onu çok korkutuyormuş. Çok güzel çiçekler görmüş, koklayayım demiş, başı dönmüş. Gün kararmaya başlamış, her tarafa sis bastırmış. Sonra bir kurt çıkmış karşısına, başlamış Medet'i kovalamaya. Medet'in kalbi heyecandan yerinden çıkacakmış. O kaçmış, kurt kovalamış, o kaçmış kurt kovalamış. Medet başlamış bağırmaya:
-İmdaat, beni kurtaracak yok mu?

O sırada teyzesiyle Servet, duymuşlar Medet'in sesini. Teyzesini bir telaş almış, acaba şimdi ne yapmalıymış? Başlamışlar koşuşmaya, Medet'i aramaya. Tam kurt paçasına yapışacakmış ki teyzesiyle Servet'i görmüş Medet.
-Teyze beni kurtarın, derken tılsımlı taşlar gelmiş aklına hemen.
-Servet, taşlar! Diye bağırınca, Servet fırlatmış taşları hızlıca. Kurt kaçmış koşa koşa, Medet başlamış hıçkırıklarla ağlamaya. Teyzesiyle Servet hemen gelmiş yanına, ikisine de sarılmış sıkıca.
-Teyzeciğim çok korktum.
-A be oğlum, niye kardeşinle gelmedin? Bak kendini perişan ettin.
-Ben kendimi korurum sandım, meğer ne çok aldandım.
- Tabi ki kendine güveneceksin ama kuralların bizim iyiliğimiz için olduğunu bilmez misin? Büyüklerinin sözünü dinlemez misin?

Medet almış dersini, bir daha hep dinlemiş büyüklerini.

Gökten üç elma düşmüş, biri Medet''in, biri Servet''in, üçüncüsü de masalımızı okuyanların başına.





(26.07.2009www.kalem.biz.com'da yayımlandı.)

Yorum (1) Yorum yaz!

Önceki yazı

« Önceki :: Sonraki »

http://sekercocuk.com